9.) TÜRKLERİN İMPARATORLUK KURMA VE YÜCELTMESİNDEKİ
ANLAYIŞ
Bir milletin devlet kurma ve bu devleti yaşatma yeteneği hiç şüphesiz, o
milletin kendisine hasdeğerlere sahip olmasıyla ilgilidir. Bu açıdan
değerlendirildiğinde Türkler'in tarih boyunca kurmuş oldukları devletlerin
çokluğu, Türklerin teşkilâtçı bir millet olduklarını gösterir. Türklerin
devletkurma ve yaşatmasındaki anlayışı izah edebilmek için Türk kültürünü,
vatan ve millet anlayışını,hâkimiyet telâkkisini ve idarî ve askerî yapılanmasını
anlamak gereklidir.
Bir milletin tarih boyunca meydana getirdiği maddî ve manevî unsurların
bütünü, o milletin kendine has "değerleri"dir. Gündelik hayattan
devlet hayatına kadar bütün bir yaşayışı içine alan bu değerler manzumesi
"kültür"ün konusunu teşkil eder. Dolayısıyla, dil, edebiyat, sanat,
içtimaî ve iktisâdî hayat vs. hep bir kültürün ortaya çıkardığı ve
şekillendirdiği veyahut bir kültürü şekillendiren ve yaşatan unsurlardır. İlk
bakışta girift görülebilen bu izah aslında gayet basittir. Nitekim bazı
sosyologlara göre kültür; her şey unutulduktan sonra akılda kalandır.
Yani hayatın tabiî akışı
içerisinde aile ve çevreden kazanılan âdeta şuuraltında mevcut bir davranış
biçimidir. Ferde münhasır gibi görülen bu davranış biçimi, topluma şamil olduğu
zaman "millî kültür" adını alır. Dolayısıyla millî kültür, bir
topluluğu "millet" haline getirebilir. Fakat her kültür, her toplumu
millet yapmaya da yetmez. Nitekim Afrika veya Avustralya'daki ilkel kabileler,
eski ve farklı bir kültüre sahip oldukları hâlde, günümüzde dahi, millet
kavramından bihaber yaşamaktadırlar. Ancak kendini geliştirebilen, özünü
bozmadan kendini yenileyebilen kültürler güçlü bir millet ve devlet geleneğine
sahip olabilir.
Milleti yaşayan bir varlık
olarak düşünecek olursak, onu hayatta tutan yegâne gıdanın kültür olduğunu
görürüz. İşte bu sebeple, millî kültür ile beslenen ve mücehhez kılınan halkın
"organize" olmuş biçimine "millet" denilmektedir. Milletin
oluşturduğu yüce organizasyon ise "devlet"i ortaya çıkarır. Bazı ilim
adamları bu tanımları kültür ve medeniyetle karşılaştırarak bir sonuca
varırlar. Onlara göre millet veya milliyet, "millî kültür" ile
"medeniyet" ise "devlet" ile irtibatlıdır. Irk, dil, din ve
coğrafya kültür ve medeniyetin müşterek unsurlarıdır. Bu unsurlardan birkaçına
sahip olabilen medeniyeti, kültürden ayıran en önemli husus ise, medeniyetin
"beynelmilel" olabilmesidir. Özellikle din ve coğrafya birliğinden
kaynaklanan medeniyetlerde bu durum daha açık bir biçimde görülebilir. Bu açıdan
ele aldığımızda, medeniyet tek bir kültürden oluşmaz. Meselâ İslâm medeniyeti
Arap, Fars ve Türk kültürlerinin bir sentezi durumundadır. Bozkır medeniyeti
olarak adlanan aynı coğrafya ve yaşayıştan beslenen medeniyette ise aslî unsur
"Türk kültürü" olmuştur. Çünkü Türk millî kültürü, tekamül edebilme
özelliği ile Orta Asya coğrafyasında baskın bir kültürdür ve kısa zamanda
milletleşmeden devletleşmeye sıçrayabilmektedir.
Türklerin en erken devirlerden beri oluşturdukları devlet anlayışı,
diğer milletlerden ayrılır. "Türk Cihan Hâkimiyeti", "Nizam-ı
âlem ülküsü" gibi anlayışlarla ifade edilen "üniversel" yani
"cihanşümul" devlet fikrinin temelinde elbette Türklerin üzerinde
bulunduğu coğrafyanın, yaşayış ve inanç tarzının etkisi büyüktür. Bunları
bilmeden Türk milleti ve devletini izah edebilmek, Türklerin imparatorluklar
kurma ve yaşatma başarısını anlayabilmek oldukça güçtür.
Devlet bir anlamda milletin en üst seviyede organize olmuş şeklidir ve
bu anlamıyla günümüzde hemen her devletin yapılanması birbirine benzer. Ancak
devlet anlayışı, milletlerin tarih ve kültürü ile doğrudan ilişkilidir. Bu
sebeple Türk devlet anlayışı kendine mahsus özelliklere sahiptir. Devleti
tanımlayan veya devletin unsurlarını oluşturan kavramlar dahi, Türklerin köklü
ve kendine has bir devlet fikrine sahip olduklarını gösterir. Daha önce de
belirtildiği gibi Türk devletleri "cihanşümul" bir anlayış ile
oluşturulmuştur.
Yani cihana hâkim olma ve
yönetme düşüncesi tarihte kurulan Türk devletlerinin ortak hususiyetidir. Bu
düşüncenin oluşmasında elbette eski Gök Tanrı inancının izleri görülür. Nitekim
Göktürk Kitabelerinde bu anlayış açık bir şekilde dile getirilmiştir:
Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisin arasında kişioğlu
(insanoğlu) yaratılmış ve kişioğlunun başına babam, amcam Bumin ve İstemi
kağanlar Tanrı tarafından oturtulmuştur". Bu ifadeden de anlaşılacağı
gibi, Türk kağanı ilâhî bir menşeden yani Tanrıdan devlet kurma ve yönetme
yetkisini (kut) almaktadır. Kut sahibi kağan, dünyayı yönetme gibi ağır bir
mesuliyeti üslenirken, insanoğlunun huzur ve refahını ön plânda tutmak
zorundadır. Dolayısıyla, batıdaki "imperium=imparatorluk" kavramı ile
Türklerdeki devlet kavramı özünde birbirinden farklıdır. Batıda imperium
anlayışı her hâl ve şartta ceberut bir "hükmetme" ve
"kazanma" esasına dayanır. Bu anlayış, çok uluslu bir imparatorluğun
zaman içerisinde, diğer milletleri "sömürge" olarak görmesine yol
açmıştır. Türk tarihinde ise bu anlamda hiçbir "imparatorluk" yoktur.
Çünkü Türk devletinin temel felsefesinde, "almak" değil
"vermek" esastır. Devlet kelimesinin "saadet, huzur"
anlamında kullanılması dahi bunu gösterir. Türk devleti adalet içerisinde,
töreye bağlı olarak bütün zenginliğini halkına dağıtır. İşte bu sebepledir ki
Türklerde zengin yani "bay" kişi, malı mülkü çok olan kişi değil, onu
halkıyla paylaşan kişidir. Bey olmanın gereği budur. Türklerin kısa zamanda
devlet kurmalarının ve başka milletlerin de bu devlete itaat etmelerinin özünde
bu anlayış yatar.
Günümüz devlet kavramına göre devletin oluşabilmesi için şu unsurların
bir arada bulunması gerekmektedir; ülke, millet, siyasi hâkimiyet ve
teşkilâtlanma. Türkler en eski çağlardan beri bu unsurları esas alan pek çok
devlet kurmuş ve yaşatmıştır. Gerek İslâm öncesi olsun, gerek İslâmî dönemde
olsun kurulan her Türk devleti birbirinin devamı niteliğindedir. Çünkü,
devletlerin adı veya coğrafyası farklı da olsa, Türk devlet anlayışı umumî
hatlarıyla hep aynı kalmıştır.
Üzerinde yaşanılan coğrafya, milletlerin kültüründe, dolayısıyla yaşayış
ve inançlarında önemli bir yer tutar. Ancak coğrafyayla bütünleşebilen bir
millette vatan ve devlet anlayışı gelişebilir. Günümüz Türk dünyasını da göz
önünde bulundurduğumuzda aynı sonuca varılabilir ki, Türklerin eskiden beri
yaşadıkları topraklar, nispeten yüksek plâtolarla çevrili, su kaynaklarına
sahip, yaylak ve kışlak alanlarının bulunduğu, uçsuz bucaksız bozkırlardır. Bu
özellikleriyle Türk coğrafyası daha çok hayvancılığa müsait bir hayat tarzını
ifade eder. Ancak kendine ve hayvanlarına yetecek ölçüde ziraat da yapılır.
Atın bu geniş coğrafyada ayrı bir önemi vardır. Yaylak ve kışlak hayatının
vazgeçilmez unsuru olan "konargöçer"lik, Türklere has bir yaşayış
biçimidir.Konargöçerlik, ilkel göçebelik ile karıştırılır.
Halbuki bu tip hayat
tarzında, iki menzil arasında (yaylak ve kışlak) töre yani hukuk ile sınırları
çizilmiş bir gidip gelme söz konusudur. Yani göçebelikte olduğu gibi herhangi
bir hukuka bağlı olmayan, gelişigüzel bir göç söz konusu değildir. Dolayısıyla
"karnının doyduğu her yeri" makbul gören göçebelikte vatan mefhumu
gelişmezken, Türk konargöçerliğinde, yer ve sub (su) "ıduk" yani
mukaddes addedilir ve bu inanış, güçlü bir vatan anlayışını ifade eder. Büyük
oranlarda hayvan sürülerine sahip olan Türk boyları, bir taraftan kutlu
saydıkları coğrafya ile uyum içerisinde hayatlarını idame ettirirken, diğer
yandan öteki boylar ile "töre" gereği münasebetlerini geliştirirler.
Çünkü aynı tarz yaşayışa sahip olan boylar, gerektiğinde sürülerini
birleştirerek, tabiî afetler, kuraklık, otlak darlığı vs. gibi durumlarda ya da
düşmanlarının saldırıları karşısında, iş birliği yapmak zorundadır. Bu ve
benzer sebepler Türk konargöçerlerini birlikte yaşamaya tasa ve sevinçte
birliğe kısacası "millet" olma şuuruna götürür. Sınırları belirli bir
coğrafya üzerinde siyasî örgütlenmeye giden milletin ortaya çıkardığı hükmî
kişilik ise devlet olarak nitelendirilir.Bugün yanlış olarak doğrudan doğruya
milletin karşılığı olarak kullanılan "ulus", aslında üzerinde halkın
yaşadığı belirli bir idarî taksimata ayrılmış toprak parçasıdır. Bu anlamıyla
Türkler "ulus" veya "uluş" sözünü, eyalet anlamında
kullanmışlardır. Ancak bu kavram dahi vatan ile milletin birbirinden ayrılmaz
olduğunu göstermektedir. Türklerin devlet için "il" sözünü kullanması
da bu anlayışı doğrular. Göktürk, Uygur ve Karahanlı çağında il kavramı
doğrudan devlet sözünü karşılamıştır. Bu devlet, belirli sınırları olan,
üzerinde halkın yaşadığı bir devlettir.
Türkler yukarıda da belirttiğimiz gibi, en eski çağlardan beri güçlü bir
millet anlayışına sahiptir. Millet için Göktürk Kitabelerinde "bodun"
veya "budun" ifadesi kullanılmıştır. Bodun sözü, bod veya boy olarak
günümüze kadar gelen ve insan vücudunu karşılayan bir kelimedir. Dolayısıyla,
ahenk içerisinde birbirini tamamlayan bir işleyiş yapısına dayanan sosyal
birlik veya kabileler için de aynı kullanılmıştır. Ancak daha çok milletin
temelini teşkil eden güçlü sosyal birlikler bodun olarak nitelenir ve
"bağımsız, illi ve kağanlı" Türk milletini ifade eder. Göktürk
Kitabelerinde, devleti kuran boylar için Türk budun tabiri kullanılır. Bu
anlamda Türgeşler, Oğuzlar için "Türküm budunum" denilmektedir.
Dolayısıyla kitabelerde geçen Türk budun siyasî bir birlik içerisinde yaşayan
hür, müstakil bir ve beraber olan boyları kucaklayan geniş ve gelişmiş bir
kavramdır. "Türk Sir Budun" tabiri de bu anlamda birleşik Türk
boylarını karşılar. Bir araya gelememiş, dağınık boylara ise kitabelerde
"Tölös (Töles)" denir. Kısacası budun veya milletin, devlet ve kağana
sahip, siyasî bir birlik oluşturmaları şarttır. Nitekim boyları ifade eden
"ok" tabiri de bu açıdan değerlendirilmelidir.
On-ok, Üç,ok, Boz-ok gibi Oğuz kollarının adında görülen "ok",
sosyal ve siyasî açıdan belirli bir birliğe bağlı olan boy anlamına gelir.
"Ok"suz olan boy, hiçbir otoriteyi tanımayan, asi grup demektir. Bu
sebepten dolayı Türklerde ok tâbiliğin sembolüdür.
Oğuz Kağan Destanı'nda, Oğuz Han, üç küçük oğlunu temsil eden Üç-Ok'lara
sembol olarak ok, üç büyük oğlunu temsil eden Boz-oklara ise sembol olarak yay
verir ve şöyle der; "Nasıl ki ok, yay kendisini nereye çevirirse oraya
gitmek zorunda ise, küçük oğul da (hâkim olan) büyük oğula öyle tâbi olmak
zorundadır". Bugün Anadolu'nun bazı bölgelerinde, düğün merasimlerine
davet edilmek üzere düğün sahibinin, yakınlarına "okuntu" yollaması
da bu anlayışın değişik bir ifadesidir .Kısacası, Türklerde bodun veya millet,
birlikte yaşama arzusu gösteren, siyasî bir teşkilâtlanmaya sahip hür ve
müstakil topluluktur. Ortak hedef ve gayeleri olan insanlar, elbette aynı
tarih, kültür ve yaşayışa sahip olurlarsa, bir ve beraber olurlar. Milliyet
duygusunun gelişmesinde ortak değerleri benimseme ve onlara sahip çıkma bu
açıdan önemlidir. Nazizm ve faşizm'de görülen üstün ırk anlayışı veya
komünizmde ütopya olarak kalan işçi sınıfının hâkimiyetine dayalı
"proletarya diktatörlüğü" düşüncesinde, bütün bir milleti ve
insanlığı kucaklayan ortak değerlerin olamayacağı açıktır. Türk tarihinde bizi
komplekse düşürecek bu tür en ufak bir örnek dahi yoktur. Aksine Türklerde
millet telâkkisi, ayırıcı değil birleştirici bir unsur olarak düşünülmüştür.
Meselâ Mete, Hun devletini kurduktan hemen sonra Çin hükümdarına yazdığı
mektupta "Eli ok ve yay tutan herkes Hun oldu" der. Eğer dar anlamda
kabileci bir anlayış Türklerde olsa idi, Selçuklu devletinin hanedanı oluşturan
Kınık boyunu; Osmanlıların Kayı'yı devletlerine isim olarak seçmeleri
gerekirdi.
Aksine Osmanlılarda millet
kavramı yalnız Türkleri kapsamıyor, devlet içindeki tüm insanları içine alıyordu.
Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm diyene" sözü ve "Türkiye
Cumhuriyetini kuranlara ve burada yaşayanlara Türk denir" tanımlaması da,
bütünleştirici bir anlayışın ifadesidir. Osmanlının bir cihan devleti hâline
geleceğini kerametiyle önceden bildiren Şeyh Edebalı'nın Osman Bey'e vasiyeti
Türklerin ne kadar ulvî bir anlayışa sahip olduklarını göstermesi açısından çok
anlamlıdır;
"Ey oğul! Beğsin, bundan sonra öfke bize uysallık
sana.Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik-yanılgı bize, hoş görmek sana. Geçimsizlikler,
çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana. Kem göz, şom ağız,
haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey oğul bundan sonra bölmek bize, bütünlemek
sana."
Böyle bir örnek başka hiçbir
millet ve devlete nasip olmamıştır. Türk devlet anlayışının temellerine inecek
olursak, Şeyh Edebalı'nın sözlerini daha iyi anlayabiliriz.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Türk devlet anlayışı cihan hâkimiyetini
esas alan ilâhî kaynaklı bir hâkimiyet esasına dayanır. Tanrı yönetme yetki ve
gücünü Türk kağanına vermiştir. Kitabelerde bu durum; "kutum var olduğu
için, tanrı yarlıgadığı için özüm kağan oldu." şeklinde sık sık
geçmektedir.
Tanrı, Türk'ün yeri suyu
ıssız kalmasın diye kağanlık görevini tevdi etmektedir. Hâkimiyetin ilâhî
menşeli olduğu bu anlayış, İslâmî döneme girildiğinde de nispeten devam
etmiştir. İslâmî dönemde de aleme nizam verme ülküsü "gaza ve cihat"
yoluyla sürdürülmüştür.Türk devlet anlayışına göre devlet hanedanın ortak
malıdır ve sonuçlarına katlanmak şartıyla hanedan azaları taht üzerinde hak
iddia edebilirler. Bu anlayış da Osmanlı tarihine kadar bütün Türk devletleri
tarafından korunmuştur. Ancak batıda olduğu gibi yönetme yetki ve kudreti
babadan oğula süren ve soy asaletine bağlı olan bir anlayışla açıklanamaz.
Aksine Türklerde hükümdarlık "liyakat" ile kazanılır. Kutadgu
Bilig'de devlet yönetiminin esasları açık bir şekilde ortaya konmuştur. Buna
göre bir kişinin kağan olabilmesi için şu üç özelliğin tanrı tarafından
kendisine bahşedilmesi gerekir;
# 1-KUT. 2-ÜLÜĞ. 3-YARLIK.
Kut, doğrudan doğruya tanrının bir kişiye devlet yönetme güç ve
yetkisini vermesidir. Zaman içerisinde bu kavram doğrudan doğruya devletin
kendisini ifade eder olmuştur. Yarlıg da umumiyetle kut kavramı ile beraber
kullanılmıştır. Kelime anlamıyla bu söz, tanrının emir ve bağışlamasını ifade
eder. Tanrının devlet yönetme yetkisini vermesi, bu görevi bahşetmesi de
yeterli değildir. Bu özelliklerin yanı sıra kağanın iyi talih ve kadere sahip
olması yani ülüg'ünün de bulunması gereklidir. Bütün bu özellikleri şahsında
toplayan kağan kül yani şan ve şöhret sahibi olabilir.
Kutadgu Bilig'de devlet
idaresi şahıslarla sembolize edilmektedir. Eserde Gündoğdu adlı şahıs,
hâkimiyeti yani hükümdarı; vezir Aydoğdu, devlet anlamında kut'u ve vezirin
oğlu Öğdülmüş ise aklı temsil eder. Hükümdar devlet yönetiminde Aydoğdu ve
Öğdülmüş tarafından frenlenir. Aslında bu şahıslar kağana Türk töresini
hatırlatır. Çünkü Türklerde "İl gider töre kalır" felsefesi esastır.
Devletin bekası ancak töreye bağlı olmasına bağlıdır. Türk töresi üç saç
ayağından oluşmaktadır; könilik, uzluk ve tüzlük.
Könilik, adaletin karşılığı
olarak kullanılır. Hükümdarın ve dolayısıyla devletin adil olması, adalet
dağıtması şarttır. Kamu vicdanının sağlanması Türk töresinin en önemli
özelliğidir. Uzluk ise akıl ve mantık demektir. Türk töresi us yani aklı ön
plânda tutar. Zaten törenin kendisi de Türklerin uzun geçmişi içerisinde akıl
ve irade ile şekillenen davranış biçimlerinin kurallara bağlanmış bir
ifadesidir. Türkçemizde yer alan uzlaşma da insan ilişkilerinde veya devlet ile
halk arasındaki münasebetlerde aklı ön plâna alarak ortak bir noktada buluşmayı
anlatır. Könilik ve uzluk'un tamamlayıcısı durumunda olan tüzlük ancak adalet
içerisinde uzlaşmış toplumlarda görülür. Çünkü tüzlük, eşitlik içerisinde
sağlanan nizam demektir. Türk toplum ve devlet anlayışında insanlar hak ve
yükümlülükleri bakımından eşittir. Düzen ve tüzük sözlerinin içerisinde aslında
bu kavram vardır. Asayiş ve düzen ancak, törenin gereği olan "tüzlük"
ile sağlanır. Eşitlik sözü bazı dış ideolojik akımlarda sınıf çatışmaları ve
yöneten- yönetilen ya da ezen-ezilen ikilikleri üzerine kurulmuştur. Halbuki
Türk devlet anlayışı ve toplum yapılanması bu ikiliklere yabancıdır. Türk
devleti sadece kendi milleti için değil, hâkimiyetine aldığı başka milletler
için de Türk töresine uygun hareket etmiştir. Osmanlı Devleti'nin bugün üç
kıt'aya yayılmış, üzerinde 35 devletin kurulduğu büyük bir coğrafyayı ve
değişik milletleri barış içerisinde, 600 yılı aşan bir süre bir arada
tutmasının özünde bu gerçek yatar.
Her şeyden evvel Türklerde kan asaletine dayanan asillik, aralarında
uçurumlar bulunan kast veya sınıflar yoktur. Türklerde millet devletin devlet
de milletin hizmetindedir. Soy asaletinin yerine liyakat esas alınmıştır.
Meselâ Oğuz töresine göre 24 Oğuz boyu aynı atanın soyundan gelir. Dolayısıyla
bir boyun ötekenden asil olması mümkün değildir. Ancak Oğuz töresi ile
belirlenen ve temelde liyakatını ispat etmiş olan boylar, Oğuz yaşayışında ve
teşkilâtında sivrilebilmişlerdir. Aksi olsaydı, Oğuz'un en büyük oğlu olan ve
Osmanlı devletini kuran Kayı'dan başka bir boyun devlet kuramaması gerekirdi.
Halbuki Oğuz teşkilât yapısında en küçük yani 24. boy olan Kınıklar Selçuklu
devletini kurmuşlardır.
Nasıl ki Türk devletiyle
milleti arasındaki münasebetler, könilik, uzluk ve tüzlük gibi üç temel unsura
dayanan Töre ile tespit edilmişse, Eski Türk toplumunda boylar arasındaki
münasebetler de ongun, orun ve ülüş gibi yine töreye dayanan üç temel kavram
ile tanzim edilmiştir. Türk sosyal hayatındaki nizam aslında devlet anlayışına
olduğu gibi aksetmektedir. Dolayısıyla bir boyun içtimaî hayattaki yeri aynı
zamanda onun devlet içerisindeki hatta askerî teşkilâttaki mevkiini de
belirler. Çünkü yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi, devlet, millet ve ordu
Türklerde iç içe girmiş unsurlardır.
Hunlardan Osmanlılara uzanan
büyük tarihi çizgide, Oğuzlar, bizim de içerisinde bulunduğumuz, Batı
Türklüğünün ana gövdesini oluşturmaktadır. 24 Oğuz boyundan ibaret Oğuz içtimaî
teşkilâtı, Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı devlet ve askerî
teşkilâtlanmasından örnek alınmıştır. Oğuznamelerde edebi biçimde ifade edilen
bu yapılanmada Oğuzlar iki ana gruba ayrılır; Sağ kolda bulunan ve hâkim olan
Boz-oklar (Gün, Ay ve Yıldız), sol kolda bulunan ve tâbi olan Üç-oklar (Kök,
Dağ ve Deniz). Dede Korkut Oğuzlarında İç-oğuz (Üç-ok) ve Dış-oğuz (Boz-ok)
biçiminde anılan bu ikili teşkilât Hunlarda Kuzey-Güney, Göktürklerde Doğu -
Batı şeklinde yaşatılmıştır. Selçuklu ve Osmanlılarda ise sağ ve sol
Beylerbeyiliği, Anadolu ve Rumeli kadıaskerliği vb. biçimde ifade edilmiştir.
Bu ikili yapının içerisinde yer alan üç kol ve bu kollara ait dörder oğul,
24'lü sistemi tamamlarlar. Hunlardan Osmanlılara kadar, özellikle askerî
yapılanmada bu 24'lü sistem az çok muhafaza edilmiştir.
Oğuz teşkilât yapısında her boyun mevkii, sahip olduğu ongun, orun ve
ülüş ile belirlenir. Meselâ Günhan oğullarının ongunu, yani onların sembolü
şahindir. Ayrıca 24 boyun her birine ait bir damgası bulunmaktadır. Teşkilât
düzeninde her boyun nerede oturacağı yani orun'u da tespit edilmiştir. Büyük
oğulu ve hâkimiyeti temsil eden Boz-oklar toyda veya divanda sağ tarafta yer
alırken, küçük oğul durumundaki Üç-oklar solda bulunurlar.
Boylar teşkilât içinde sahip
oldukları mevkiye göre, bir toy esnasında kesilen bir koyunun neresinin kendi
hisselerine düşeceğini (ülüş) dahi bilmektedirler. Hâkimiyeti elinde bulunduran
kağan, koyunun baş kısmını kendi hissesi olarak ayırırken, en büyük boy olan
Kayılar, koyunun "sağ karı yağrın"ını alır. İlk bakışta katı bir
kural gibi görülen bu teşrifat, protokol kuralları, aslında tamamen
"liyakat"a dayanan bir uzlaşmanın sonucunda doğmuştur. Fatih
Kanunnamesinde dahi, Osmanlılarda uygulanacak teşrifat kuralları, Oğuzlarda
olduğu gibi kesin çizgilerle tespit edilmiştir. Dede Korkut hikâyelerinde
boyların veya beylerin teşkilât içerisindeki yerlerinin nasıl tespit edildiği
sarih bir şekilde açıklanmaktadır. Bir Oğuz kahramanın Oğuz beylerinin
omuzlarına basa basa ön tarafa geçmeye çalışması üzerine ona; "Mere sen
kan mı döktün, baş mı kestin, aç mı doyurdun, yalınçak mı donattın" ki öne
geçersin diye ikaz edilir. Bu ifadede bey olmanın veya protokolde yer almanın
nelere bağlı olduğu güzel bir şekilde ifade edilir.
Türk devletlerinin kuruluş ve gelişmesinde etkili olan diğer bir unsur,
hiç şüphesiz askerî teşkilâtlanmadır. Tarih boyunca Türk ordusu diğer millet ve
devletlerin gıpta ettiği, öykündüğü bir ordu olmuştur. Türk askeri düşmana
korku, dostuna ise büyük bir güven vermiştir. Türk ordusu hem teşkilâtlanma hem
de savaş düzeni açısından kendine has özelliklere sahip olmuştur. Türkler
askerlik alanında birçok kavim ve devleti etkilemiş, savaş gereçleri, giyim
kuşam ve askerî nizam gibi konularda pek çok yenilikler getirmişlerdir. Atı bir
savaş aracı olarak da ilk kez kullanan Türkler, bu sayede büyük bir hız ve
manevra kabiliyeti elde etmişler, kısa zamanda geniş coğrafyalara hâkim olmayı
başarabilmişlerdir. Türk silâhları da ordunun hareket kabiliyetine uygun olarak
hafif ve etkili silâhlardan oluşmuştur. Özellikle Türk okları, kılıçları ve
zırhları hafif fakat etkili vasıflarıyla, Türk askerînin vazgeçilmez silâhları
olmuştur. Türkler, at üzerinde hareket hâlindeyken bile bu silahları büyük bir
ustalıkla kullanabilmişlerdir. Türk silâhları çeşit ve nitelik bakımından,
zaman içerisinde gelişip çoğalmış, ancak askerî teşkilât ve savaş taktiği,
temel özelliklerini, bütün Türk devletlerinde muhafaza etmiştir. Merkez, sağ ve
sol kollardan oluşan ordu, savaş düzeninde kendine has taktiklere başvurarak,
kendinden çok daha büyük orduları dahi bozguna uğratmayı bilmiştir. Düşmanın
imhası ile kesin sonuç alınan bu savaş taktiği "bozkır taktiği",
"turan taktiği" ve "bozkurt taktiği" gibi çeşitli adlarla
tarihe geçmiştir. Sahte ricat ile düşman ordusunu merkezden uzaklaştırıp,
pusuya düşürmeyi esas alan bu taktikte, sağ ve sol kollar düşman ordusunu bir
hilâl içerisine alarak, imha eder. Bu taktik İslâm öncesinde olduğu gibi,
İslâmî dönemde de başarıyla uygulanmıştır. Dandanakan Savaşında, Malazgirt
Meydan Muharebesinde, Miryakefalon'da, Mohaç'ta ve hatta Başkomutanlık Meydan
Muharebesi'nde bu taktik başarıyla tatbik edilmiştir. Türk devletlerinin
kuruluşu ya da kurtuluşunda bu savaşların bir dönüm noktası olduğu gözden uzak
tutulmamalıdır.
Yukarıda belirtildiği üzere Türk
devletlerinde belirli devlet ve askerlik düzeninin pek fazla değişmediği
görülür. Bir devlet yıkıldıktan sonra yerine kurulan devlet hemen hemen aynı
teşkilâtı devam ettirmiştir. Çünkü Türklerde halk ile ordu düzeni aynı idi.
Özellikle barış zamanında sivil ve askerî diye bir ayırım yapılmamaktaydı. Bu
sebepten ünlü kültür tarihçimiz Bahaeddin Ögel haklı olarak Türklerde
"halk ordu, ordu da halktır" demiştir. Dolayısıyla aynı halka, yani
aynı kültür ve geleneğe dayanan yeni Türk devletinde teşkilât özelliklerinin
devam etmesi tabiîdir. Bütün Türk devletlerinde ordu, halk ile iç içe
girmiştir. Bir bölgeye sefer yapılacağı zaman sadece eli silâh tutan kişiler
değil, onların aileleri de sefere iştirak ederlerdi. Bu sebeple Göktürkler,
kitabelerde yazdığı şekliyle, fethedecekleri topraklara "süleyip
konarlardı". Yani sadece "sü" (asker) göndermekle kalmazlar,
bunun yanında halkı o bölgeye "iskân" ederlerdi. Türk fetihlerinin
kalıcı olması ve fethedilen bölgelerin "Türkleşmesi" bu şekilde
gerçekleşirdi. Yurt tutmayı amaçlayan "sülemek" ve
"kondurmak" siyaseti İslâmî dönemde de devam ettirilmiştir.
"Gaza ve cihat" aşkıyla XI. yüzyıldan itibaren Azerbaycan, Suriye ve
Anadolu'ya giren Türkler, kendinden önceki bazı kavimler gibi, bu bölgeleri
işgal ve istilâ edip geri çekilmemişler, aksine kendileri için yeni bir yurt
olduğu şuuruyla, girdikleri toprakları mamur hâle getirmeyi hedeflemişlerdir.
Çadırlarıyla, arabalarıyla, çifti-çubuğuyla bütün bir millet, Anadolu'ya
yerleşmiş, buraya kendi kültürünün damgasını vurmuştur. Fethedilen bölgelerde
uygulanan toprak sistemi, askerî olduğu kadar, idarî ve sosyal bakımlardan da
devlet ve milletin gelişip, güçlenmesine imkân sağlamıştır.
Türklerin İslâmî dönemde de büyük ve kalıcı imparatorluklar
oluşturabilmesinde uygulanan toprak sisteminin büyük önemi vardır. Selçuklu ve
Osmanlı toprak sisteminin genel özelliklerini ortaya koymak, bu devletlerin
sosyal, idarî ve askerî yapısındaki değişme ve gelişmeleri takip edebilmemiz
açısından da oldukça önemlidir. Selçuklularda miri toprakların "ikta"
yoluyla hizmet ehline verilmesi, İslâm devletlerinde görülen bir uygulama
olmakla birlikte, yukarıda belirtildiği gibi, Türklerin yaşayış ve teşkilâtı
göz önüne alındığında bu sistemde İslâm öncesi uygulamaların izleri de
görülebilir. Konargöçer Türk yaşayışında belirli yaylak ve kışlaklarda
"yurt" tutan halk, Selçuklularda ve Osmanlılarda görülen
"ikta", "tımar" veya "yurtluk-ocaklık" sistemine
pek de yabancı değildir. Bu uygulamalar arasındaki farklar ise daha çok sosyal
yaşantıdaki değişme ve gelişmelerle izah edilebilir. Selçuklu "ikta"
sisteminde hizmetleri karşılığında askerî ve sivil görevlilere verilen
topraklar oldukça büyük iken, feodal yapıyı kırmaya çalışan Osmanlılar
"dirlik"leri küçük tutarak merkezi yapıyı kuvvetlendirmişlerdir.
Askerî sistemde de benzer değişiklikler, sosyal ve idarî yapının gelişmesiyle
izlenebilir. Haşer-kaşer sisteminden yaya-müsellem'e geçiş, yaya-müsellemden
"kapıkulu" ve timarlı sipahi'ye geçiş aslında bu açıdan ele alınmalıdır.
Selçuklular, hizmetleri
karşılığı belirli toprakların gelirlerini alan ikta sahibi askerlerin yetersiz
kaldığı hâllerde, taşrada oturan veya konargöçer yaşayan kimseler arasından
askerlik hizmeti için yararlanmışlardır. Kimine göre "haşer-kaşer"
denilen ve sultanın hassa askerî sayılan bu zümre, "ulufe" alan
maaşlı askerlerdir. Ancak bunların bütün zamanlarını askerliğe ayırmamaları,
onları profesyonel askerlerden ayırır. "Haşer ve kaşer"ler, taşrada
tarım ve hayvancılıkla uğraşmakta, ancak savaş zamanı seferlere katılmaktadır.
Dolayısıyla, profesyonel olmayan bu sınıf, sefere gitmedikleri zaman,
"elli başı" veya "bölükbaşı" denilen görevliler tarafından
belirli bir süre eğitilmektedir. Neticede "haşer-kaşer", her ne kadar
sultanın hassa birliği olarak taltif edilmişlerse de, hizmetleri açısından
"gönüllü asker" sayılmalıdır. Anadolu Beylikleri döneminde,
hükümdarın atlı-yaya kuvvetleri, beylerin sahip oldukları ikta dolayısıyla
beslemek zorunda oldukları askerler, dirlik sahibi sipahlar ve "çerik"
denilen aşiret kuvvetleri, orduyu oluşturan belli başlı unsurlardı.
Savaş zamanında "gönüllü" adı ile birtakım kuvvetler de orduya
katılmaktaydı ki, bunlar Anadolu Selçuklularındaki "haşer-kaşer"lerle
aynı statüye sahipti. Zaman içerisinde çerik denilen aşiret kuvvetleri ve haşer
kaşer denilen gönüllüler askerî sistem içerisinde güç kazanmışlardır. Osmanlı
Devletinin kuruluşunda "yaya-müsellem" adıyla daha da gelişen sistem,
bu açıdan köklerini Selçuklular ve beyliklerden alır.
Osmanlı Devletinin kurucusu
Osman Bey, Bizans'a ucunda giriştiği gaza ve cihatlarda, fetih sonrası tımar
tevcih edeceği Türkmen kuvvetleri ile Anadolu Selçuklularında haşer kaşer diye
bilinen çift çubuk sahipleri ve ahi gençleri (feteyan) gibi gönüllülerden
faydalanmıştır. Söğüt, Bilecik, Karacahisar, Eskişehir civarındaki köy ve
çiftliklerde tarım ve hayvancılıkla uğraşan kır kesimi yoğun biçimde savaşlarda
ve fetihlerde rol almıştır. Dolayısıyla bunlar bir nev'i hükümdarın hassa
ordusu görevini görmüş ve bu görevleri karşılığında ise belirli gelirlere sahip
olmuşlardır.
Orhan Bey zamanında fetihlerin artması, idarî, malî ve askerî
düzenlemeleri zorunlu hale getirmiştir. Savaş zamanında Orhan Bey'in yanında
yer alan bu gönüllü gençler, o sırada vezir olan Alaaddin Paşa'nın önerisiyle
tanzim edilir. Sivillerden ayrılabilmesi için, bunlar başlarına "ak
börk" giyerler. Fetihlerden sonra tımar alanlar ise "kırmızı
börk" giymeye başlarlar. Köylü çiftçi gönüllülerin ve Türkmen
kuvvetlerinin sürekli askerliğe geçişleri için, onların gönüllü olmaktan
çıkarılması ve verdikleri hizmete karşılık belirli vergilerden muaf tutulmaları
gerekli idi.
Çandarlı Halil Paşa,
kendilerine "çiftlik" verilmeleri karşılığında, bu grubu düzenli
asker statüsüne sokmayı başarmıştır. Nitekim bu düzenlemeden sonra pek çok kişi
"yaya" yazılmak üzere başvurmuştur. İdris-i Bitlisi'ye göre yayalar
10, 100 ve 1000 kişiye göre tanzim edilip, başlarına bir görevli getirilmiştir.
Yayalar piyade olarak, müsellemler ise atlı olarak hizmet görmüşlerdir. Çiflik
gelirlerinin büyüklüğüne göre yayanın dışında, umumiyetle kendi ailesinden olan
"yamak" beslemek yolu ile sefere eşmişlerdir. Batı Anadolu ve
Rumeli'nin fethinde önemli roller oynayan yaya ve müsellemler zaman içerisinde
önemlerini kaybedeceklerdir. Çünkü çiftini çubuğunu bırakarak, uzun seferlere
çıkmak, hem kendileri için hem de devletin fetih siyaseti için uygun düşmemektedir.
Nitekim padişahın hassa ordusu içerisinde müsellemlerin yerini
"sipah" zümresi, yayaların yerini ise "azab" zümresi
alarak, kapıkulu askerlerinin temeli atılacaktır. Bu zümrelerin güçlenmesi yaya
ve müsellemlerin fonksiyonlarını ikinci plâna atmış, Osmanlı devletinin fetih
amaçlı savaşlarında, belirleyici bir unsur olma özelliklerini kaybetmelerine
yol açmıştır.
Görüldüğü gibi, Selçuklu
devrinden, Osmanlı kuruluş dönemine kadar, Anadolu ve Rumeli'nin Türkleşmesinde
gönüllü diyebileceğimiz "haşer-kaşer" veya
"yaya-müsellem"ler, Göktürklerdeki "sülemek-kondurmak"
siyasetini, bu devirlerde de uygulamışlardır. Osmanlı Devleti'nin bir cihan
imparatorluğu hâline geldiği yıllarda ise, Selçuklu "ikta"sının daha
gelişmiş şekli olan "dirlik" (tımar) uygulaması ön plâna çıkacaktır.
Savaş ve fetihlerde yararlık gösteren sipahilere, belirli toprakların gelirinin
verilmesini esas alan "dirlik"ler, XVII. yüzyıla kadar, Osmanlı
idarî, mali ve askerî yapısının temelini oluşturmuştur. Dirlikler, liyakat ve
görev esasına göre üç kısma ayrılırdı.
20 bin akçaya kadar olan vergi gelirleri "tımar", 100 bin
akçaya kadar ki gelirler "zeamet" ve 100 binden fazlası ise "has"
adıyla kaydedilirdi. Dirlik sahipleri umumiyetle her 5 bin akça için bir
"cebelü", yani donanımlı asker beslemek ve savaş zamanı onlarla
birlikte sefere "eşmek" zorundaydı. Fethedilen topraklar büyüdükçe,
yeni tımar tevcihleri yapılarak, asker sayısı hızla artıyor ve böylece, hem
askerî hem malî hem de idarî açıdan Osmanlı devleti güçleniyordu. Osmanlı
ülkesinin büyük bir bölümü tımar sistemi içinde yer aldığından, idarî yapının
esasında da toprak tasarruf şekilleri belirleyici unsur olmuştur.
Osmanlı Devleti esas olarak
güçlü bir merkezi yapıya sahip olmakla birlikte, yerinde yönetim güzel bir
şekilde uygulanmıştır. Tabandan tavana yükselen bir piramit oluşturan taşra
teşkilâtında köylerden eyaletlere uzanan bir idarî bütünlük görülür. Aynı
zamanda müstakil vergi birimleri olan mezraa ve köyler bir araya gelerek
"nahiye"yi, nahiyeler "kaza"yı, kazalar ise
"sancak"ı oluşturur.
Sancaklar ise
"beylerbeyilik" veya "eyalet" denilen üst idarî yapılara
bağlanır. Başlangıçta sadece askerî görevli olarak görülen fakat daha sonra hem
askerî hem de idarî açıdan görevler üstlenen dirlik sahipleri, bu idarî
ünitelerin yöneticileridir. Timar sistemine göre "ehl-i seyf" (askerî
kesim) umumiyetle nahiye ve kazalarda "sübaşı", sancaklarda
"sancak beyi" ve eyaletlerde "beylerbeyi" adıyla liyakat ve
vazifelerine göre dirlik alırlar. Ehl-i ilm (ilim sahibi) olanlar ise kaza ve
sancak merkezlerinde "kadılık" görevini üstlenirler.
Anadolu ve Rumeli
kadılıklarına bağlı olan kadılar, Osmanlı hukukunu bulundukları bölgede uygulamakla
yükümlü en üst sivil görevlilerdir. Onlar da rütbe ve derecelerine göre
"yevmiye" alırlar.Burada Osmanlı askerî ve idarî yapısının tamamını
değil sadece bir bölümünü ele aldık. Çünkü Osmanlı Devleti'nin bir cihan
devleti hâline gelmesinde bu sistem hayatî bir rol oynamıştır. XVI. yüzyıldan
sonra fetihlerin durması, dirlik sisteminin bozulmaya başlaması, devleti
sarsmaya başlar. Buna rağmen Osmanlı Devleti üç yüzyıl daha iyi kötü varlığını
devam ettirir. Şüphesiz devleti uzun müddet ayakta tutmaya yeten gücün ardında,
köklü Türk kültürü ve devlet anlayışı yatar. Osmanlı Devleti, uzun müddet Türk
töresini ve anlayışını, çağının şartlarına uygun olarak geliştirerek korumasını
bilmiştir. Bu anlayıştan uzaklaşılması ve kurtuluş çarelerinin yanlışyerlerde aranması
devletin sonu olmuştur.